Asıl Roman – (Alıntılar III)

Gözümü açtığımda hastane odasındaydım.

Sırtüstü yatarak tavana baktığım halde, bir hastane odasında olduğumu anlamıştım.

Ortam florasan ışıklarına rağmen loştu. Her taraftan yoğun bakım aletlerinin her şey yolunda anlamına gelen “bip”leri yükseliyordu… Son iki haftadır bu biplere o kadar alışmıştım ki, buradan çıkınca bu sesler olmadan nasıl uyuyacağımı düşündüm… Fazla sessiz olacaktı ortam…

Nasıl olduğumu anlamak için biraz daha hareketsiz kalmaya karar verdim. Gözlerimi tavana diktim. Tam tepemde duran yangın dedektörünün kırmızı ışığı düzenli aralıklarla yanıp sönüyordu. Sanki uzaylılar bir keşif aracı göndermişti de, o da tepemde konumlanmış benim sağlık durumumu tarıyordu…

Gözlerimi biraz aşağı indirince, yüzümü kaplayan plastik maskeyi farkettim. Oksijen maskem sanki nefes almama yardımcı olacağı yerde, bunu engelliyordu.

Derin bir soluk aldım..

Alamadım…

Tekrar denedim..

Olmadı…

Maskeyi yüzümden çıkarmak için sağ elimi kaldırdığımda, elimin ve kolumun üstüne takılı hortumları fark ettim.

Bir kez de sol elimle denemek istedim ama o da farklı durumda değildi.

Hangi elimi kullansam diye düşündüğüm sırada tepemde aniden iri yarı bir hemşire belirdi.

-       Hayır! Hayır çıkaramazsınız o maskeyi olmaz!

Yoğun bakımda uyumakta olan onca hastaya rağmen sesini en yüksek perdeden kullanmakta tereddüt etmiyordu.

Maskemin arkasından “şşşşşşşşşhhhhhhh” dedim ama beni duymadı.

-       Henüz nefes alamıyorsunuz. Ciğerlerinizin kapasitesi yetersiz… Bu maske yüzünüzde kalmalı…

Zaten yüzümde duran maskeye emin olmak için bir kez de kendi eliyle bastırdı. Sonra tepeme uzanarak oksijeni biraz daha açtı… Yüzüme vuran rüzgarın gücü ve çıkan sesin hışırtısı artmıştı.

-       Kızım nasıl?

-       Efendim?

-       KIZIM NASIL?

Bu sefer sesim duyulsun diye bağırmıştım…

Eliyle yüzümden maskeyi aralayıp, beni duymaya çalıştı.

-       Kızım diyorum… Kızım nasıl?

-       Kızınız yoğun bakımda… Bu sabah 5’de servisiyle konuştum, durumu aynı…

Aynı?

Aynı mı?

Aynı ne demek ki?

İnsan zaten mevcut durumdan haberdarsa, “aynı”yı anlayabilir… Oysa ben hiç bir şey bilmiyordum…

Doğumdan hemen sonra bayıltmışlardı beni…

-       Aynı ne demek? Ben hiç bir şey bilmiyorum…

Bunu söyler söylemez tıkandım.. Nefesim yetmemişti bu konuşmaya…

-       Yaaa, bak görüyor musunuz? Henüz ciğerleriniz açılmadı… Kızınıza gerekenler yapılıyor. Siz önce düzelmeye çalışın ki, ona faydanız olsun… Biraz dikleştireyim mi sizi?

-       Evet, lütfen…

Maskeyi yüzüme kapatıp, yatağın sol tarafındaki düğmeyle sırtımı dikleştirdi.

-       İyi mi böyle?

Gözlerimi kırpmakla yetindim…

O da arkasını dönüp uzaklaştı…

Tam karşımda duvar saati vardı. Saat 07:20’yi gösteriyordu. Sabahın yedisi diye düşündüm… Gece saat 2130’da doğum yapmıştım. Demek ki kızım henüz on saatlikti…

Acaba kritik dönemi atlatmış mıydı?

Neredeydi?

Yanında kimler vardı?

Yoksa, yapayalnız mıydı?

Korkar o şimdi diye düşündüm…

Yapayalnızsa…

Ben ne biçim bir anneyim?

Hem hiç hazır olmadığı bir zamanda çekip çıkardık onu büyüdüğü yerden, hem de yapayalnız kaldı…

Ben ne biçim bir anneyim?

Onun yanında olmam lazım…

Yanıbaşında…

O hayata tutunma mücadelesi verirken, benim burada işim ne?

Nefes alamıyormuşum…

Almam lazım…

Nefes alabilmem lazım…

Bu sefer hemşirelerin oturduğu bankonun dikkatini çekmeden ağır hareketlerle çıkardım maskeyi yüzümden…

Derin bir nefes aldım.. Daha derin… Var gücümle içime çektim odadaki havayı…

Bir şey takıldı boğazıma sanki…

Ve öksürmeye başladım…

Malum hemşire bu sefer kaşlarını çatarak geliyordu üstüme…

-       Ben size ne dedim? Ellerinizi mi bağlayalım? Onu mu istiyorsunuz?

Kızımı görmek istiyordum… Ama öksürükten konuşamıyordum ki…

Yanımdan ayrılıp kısa sürede elinde bir bardak suyla döndü. Sudan iki yudum aldım, hazır konuşabiliyorken söyledim:

-       Kızımı görmek istiyorum

-       Şimdi olmaz… Gelip doktor görecek sizi…  Zaten henüz nefes alamıyorsunuz ki… Bu halinizle buradan çıkamazsınız…

-       Peki ne zaman düzelir?

Kararlı olduğumu anlamıştı…

Arkasını dönüp bankoya gitti ve elinde tuhaf bir tüple geri döndü…

-       Şu beyaz topu görüyor musunuz?

Tüpün içinde tek bir tane beyaz köpük top vardı..

-       Evet?

-       Hah, işte üfleyerek onu şu çizgiye kadar çıkardığınızda tamamdır…

Tüpü elime aldım… Bu çok basit bir işti… Benimle alay mı ediyordu ki?

Üfledim… Beyaz köpük top milim kımıldamadı yerinden…

Şaşırdım…

Bir daha üfledim… Bu kez daha güçlü… Yine oynamadı…

Son bir gayretle tüm nefesimi doldurdum tüpün içine…

Beyaz köpük belli belirsiz oynadı yerinden… Hemşirenin işaret ettiği yere kadar çıkması neredeyse imkansızdı…

Şaşkınlıkla baktım yüzüne…

Gülümsüyordu…

-       Gördünüz mü? Size dedim… Siz şimdi biraz maske takviyesi, biraz üfleme alıştırması yapın… O top gösterdiğim yere gelince, doktorunuza haber vereceğim. O zaman çıkarsınız odanıza…

-       Doktor burada mı ki?

-       Hayır ama 08:30’da gelecek sizi görmeye…

Elimdeki tüpün içindeki beyaz köpüğe bakakaldım… Hani şu çocukken duvarlara sürte sürte kar yağdırma oyunu oynadığımız köpüklerdendi… Tek bir tanesi duruyordu tüpün içinde ve benim nefesim onu hareket ettirmeye yetmiyordu…

Tüpü elimde sımsıkı tutarken karşıdaki saate baktım…

07:27

O an kararımı verdim… O köpük 08:30’da o çizgiye gelmek zorundaydı…

Tüpü ağzıma yaklaştırırken içimden tekrar ettim…

Sekizbuçukda hazır olmalıyım…

Ve öyle de oldu…

1 Comment

  1. Benzer seyleri yasayan bir anne olarak , okurken içim titredi..

Yaziya Yorum Ekle